Diyarbakır’ı her gün, sanki şehri yeniden keşfeden yerli veya yabancı bir turistmişim gibi geziyorum. İkindi vakti Nebi Cami civarındayım; kalabalık gerçekten göz dolduruyor. Sabahın erken saatlerinden itibaren rehberlerin renkli bayrakları eşliğinde turlar başlıyor. Herkesin elinde son model telefonlar; en güzel açıyı yakalama, en etkileyici fotoğrafı ve videoyu çekme telaşı hakim. Şehrin o sıcak samimiyetiyle turistlere "Günaydın, Diyarbakır’a hoş geldiniz" diyerek selam veriyorum. Bu küçük selamın yarattığı tebessüm, her iki taraf için de unutulmaz anlara dönüşüyor. Bu hafta sonu, Nebi Cami’den Mardin Kapı ’ya kadar rastladığım pek çok gruba aynı sıcaklıkla hoş geldiniz diyerek yoluma devam ettim.
Ancak bu güzel yoğunluğun ortasında, güvenliğimizi sorgulamadan edemiyorum. Özellikle Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan son olayların perde arkasındaki dijital detayları gördükçe, sosyal medyanın ve dijital verilerin güvenliğimiz üzerindeki etkisini daha çok düşünür oldum.
Diyarbakır; tarihi, kültürü ve inanç değerleriyle insanlığın hafızası olan kadim bir toprağımızdır. Bana göre burası; camileri, müzeleri, kitabeleri ve dar sokaklarıyla henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş bir zümrüt, bir cevherdir. Surlarında binlerce yıllık sırlar gizlidir. Fakat bugün Diyarbakır denince akla sadece tarih gelmiyor; bu tarihin devasa bir teknolojik kuşatma altında olduğu gerçeği de gün yüzüne çıkıyor. Heybetli surlarımız binlerce yıldır savaşlara ve zamana direnmiş olabilir. Ancak bugünkü tehdit, surların dibine dayanmış ordular değil; cebimizdeki telefonlardan dünyaya yayılan dijital verilerdir.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada rastladığım bir video bu endişelerimi pekiştirdi. Videoda, fotoğrafların içine gömülen "Metadata" (üst veri) bilgilerinden bahsediliyordu. Bizler masumca surların önünde fotoğraf çekip paylaşırken, aslında o görsellerin içine tam koordinatlarımızı, çekim saatimizi ve cihaz bilgilerimizi birer istihbarat raporu gibi işleyip internete servis ediyoruz.
Bu noktada şu soruyu sormak zorundayım; Diyarbakır bugün ne kadar korunuyor?
Bölgemizin stratejik hassasiyetini düşündüğümüzde, Diyarbakır’ın sadece fiziksel nöbetçilerle korunabileceğini sanmak büyük bir yanılgıdır. Elbette eserlerin tahrip edilmesini önlemek için sahada güvenlik şarttır. Ancak modern çağda fetihler artık dijital koridorlardaki yazılımlarla yapılıyor. Diyarbakır’ın fethi o dönem nasıl bir strateji ve inançla kazanıldıysa, bugün de aynı savunma bilinci veri savaşları üzerinden yürütülmelidir.
Eğer bizler;
Tarihi eserlerimizi denetimsizce ve teknik zafiyetler yaratarak fotoğraflıyorsak,
Çocuklarımızın kullandığı dijital mecralardaki açık kapıları göremiyorsak,
Şehrin stratejik noktalarını koordinatlarıyla birlikte anonim sunuculara yüklüyorsak, kendi kalemizin kapısını içeriden açıyoruz demektir.
Çözüm interneti kapatmak değil, teknolojiyi bir savunma kalkanına dönüştürmektir. Gelişmiş ülkelerin yaptığı gibi akıllı kamera sistemleri, hassas bölgelerde veri karartma teknolojileri ve en önemlisi "Dijital Okuryazarlık" ile önlem almalıyız. Bir vatandaşın telefonundaki konum bilgisini kapatması, bazen bir kaleyi savunmak kadar değerlidir. Çocuklarımızı, çektikleri bir videonun arka planındaki detayların ne tür riskler taşıyabileceği konusunda eğitmek, en güçlü siber savunmadır.
Sonuç olarak Diyarbakır, medeniyetin hafızasıdır. Bu hafızayı korumak sadece taşlara sahip çıkmakla değil, o taşların bilgisini korumakla mümkündür. Geçmişteki acı tecrübeler bize öğretmiştir ki; bilinçsizlik en büyük güvenlik açığıdır.
Şimdi sorma sırası bizde;
Tarihi mirasımızı dijital dünyanın kurtlarına yem mi edeceğiz, yoksa dijital bir kale mi kuracağız?
Comments
0 comment