1. Mesnevîhan Şefik Can, Mevlânâ, Mesnevî ve Mevlevîlik - Mevlana
Şefik Can Hoca Efendi (Şefik Dede) ile Nisan 2004 tarihinde uzun bir röportaj yaptık. Daha soracak ve öğrenecek çok şeyimiz olduğu için ileriki bir tarihte röportajımıza devam etmek üzere randevulaşarak kendilerinden ayrıldık. Ancak daha sonra geçirdiği ani bir rahatsızlık neticesinde konuşma zorluğu çekmesi sebebiyle randevumuzu gerçekleştiremedik. Rahatsızlığı neticesinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bu nedenle, soracağımız bir çok soru elimizde kalmıştı. Yirminci asrın neredeyse tamamına şahitlik etmiş, ilim, irfan ve edebiyat çevreleriyle beraber olmuş, bir çok önemli hadiseye şahitlik etmiş, doksan altı yaşlarındaki Mevlânâ ve Mesnevî uzmanı asırlık çınar susmuştu. Röportajı nasıl kâmil bir hale getirebiliriz diye çabalarken imdadımıza kendilerinin işareti ile asistanı Bahar Nur Artıran hanımefendi yetişti. Şefik Dede ile daha önce yapılmış olan röportajlarda, sormak ve öğrenmek istediğimiz soruların cevabı olabileceğini söyledi. Biz de bu güne kadar çeşitli dergi ve gazetelerde Şefik Dede ile yapılmış olan bir çok söyleşi ve röportajları tek tek tarayarak, merak ettiğimiz soruların cevabını buralarda aradık. Neticede bu röportaj ortaya çıktı. Kendilerine Allah’tan rahmet diliyoruz (S. Küçük)
Şefik Can kimdir?
Şefik Can, 1909 yılında Erzurum’un Tebricik Köyü’nde doğdu. Çocuk yaşta, müftü olan babasından Arapça ve Farsça öğrendi. 1929’da Kuleli Askeri Lisesi’ni, 1931’de de Harb Okulu’nu bitirdi. Daha sonra Milli Savunma Bakanlığı’nın izniyle İstanbul Üniversitesi’nde sınavları vererek Öğretmenlik Diploması aldı. 1935’te Tâhirü’l-Mevlevî’nin yanında stajını tamamlayarak Kuleli Askeri Lisesi’nde öğretmenliğe başladı ve 1965 yılında emekliliğine kadar burada edebiyat öğretmenliği yaptı. Uzun yıllar Tâhirü’l-Mevlevî’nin yakınında bulunarak klasik Mesnevî kültürünü ondan aldığı “Mesnevîhan icazeti” ile her ortamda aktarmaya çalıştı. Tâhirü’l-Mevlevî’nin vefatından sonra da çeşitli mekanlarda Mesnevî dersleri verdi. Şefik Can’ın eserleri; Mevlânâ Hayatı Şahsiyeti ve Fikirleri (Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997, 567 sayfa), Klasik Yunan Mitolojisi (İnkılap Kitabevi, İstanbul 2000, 541 sayfa), Mevlânâ ve Eflatun (Okul Yayınları, İstanbul 2004, 208 sayfa), Hz. Mevlânâ’nın Rubâîleri (Kültür Bakanlığı, Ankara 2001, 407 sayfa), on dokuz yılda hazırladığı altı ciltlik Mesnevî Tercümesi (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2001, VI cilt) Divân-ı Kebir’den Seçmeler (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2000, IV cilt), Tâhirü’l-Mevlevî’nin ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı Mesnevî’nin 5. ve 6. ciltlerin şerhi (Şâmil Yayınevi, XVIII cilt), Cevâhir-i Mesnevîye (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2001, II cilt) ve Mesnevî Hikâyeleri’dir. (Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003, 599 sayfa). Bunların yanı s ıra, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın kendi şiirlerinin ve Mevlânâ’dan seçtiği elli şiirin de içinde yer aldığı Dîvân’ın orijinal metinleri ile birlikte bugünün Türkçe’si ile verilen Güldeste (Konya Büyükşehir Belediyesi, Konya 2001, 201 sayfa) isimli çalışması da var. Şefik Can 05.03.2005 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Merhuma Allah’tan rahmet diliyoruz.
—Efendim, Mevlânâ ve Mesnevî üzerine yaptığınız çalışmalar, bu konularla ilgilenen herkesçe biliniyor. Bize hem kendinizi tanıtıp hem de bu çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?
—Efendim, çocukluğumdan beri Mevlânâ aşığı idim. Babam bir kasaba müftüsüydü. Sivas’ın Yıldızeli kasabasının müftüsü. Çok kültürlü bir insandı. Hem öğretmen okulunu bitirmiş, hem medresede eğitim görmüş; Arapça ve Farsça bilirdi. Şiirleri de vardı, şairdi aynı zamanda. Ben daha ilkokula giderken bana Sâdî’den Hâfız’dan, Mevlânâ’dan şiirler öğretti. Küçük yaşlarda iken Farsça’yı babamdan öğrendim. Rahmetlinin himmetiyle Mevlânâ’yı daha çocuk yaşta tanıdım. Mevlânâ yanlış anlaşılıyor. Yok Reform yapmış, yok şöyle yapmış yok böyle yapmış, onun bazı şeyleri yanlış aksettiriliyor. Bir de hakkında uydurma bir yedinci cilt Mesnevî yazmışlar. Öyle bir Mesnevî yok. Hem Mevlânâ’yı çok seviyorlar, hem de onu sevdikleri için zedelemek istiyorlar. Halbuki Mevlânâ; Abdülkadir Geylânî ve Ahmed Rıfâî gibi, Şah-ı Nakşbend gibi tam Muhammedî yolda büyük bir veli, aynı zamanda büyük bir şairdir. Ben de şiiri sevdiğim için Mevlânâ’nın şiirlerinden küçük yaşta zevk almaya başladım. Daha lisede okurken, hocam Tâhirül-Mevlevî onun Divân-ı Kebîr’inden şiirler gösterirdi. Kendisinden Mevlânâ feyzi aldım. Sonra seneler geçti Mithat Baharî Hazretleri’nden feyz aldım. Öncelikle Mesnevî’nin çok yararlı çok feyizli bir eser olduğuna inandım. Ve bu eserin feyzine inandığım için ben de bu eseri tercüme edenler arasına karışmak istedim. Uzun seneler hocalık yaptığımdan bir takım tecrübeler edinmiştim. Mesnevî’nin rahatça anlaşılması ve okunması için ne gerekiyorsa onu yaptım. Meselâ, tercüme Mesnevî’leri açarsınız bir sayfanın içerisinde çeşitli konulara temas edildiğini görürsünüz. Bendeniz bu konuları başlıklar altında yine Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden başlıklar koyarak, mesela; sabır nedir? başlığı altında, burada beş-altı beyit sabırla ilgili Mevlânâ’nın şiirlerinden koydum. Böylece okuyucu orada onu ayrıca görsün rahatça anlasın diye. Sonra anlaşılmayan bazı beyitleri dipnota koydum. Kitabın sonuna koyup da okuyucuyu zora koşmadım. Mesnevî’de hikayeler birbirine girmiştir. Bendeniz hikayeleri bir araya getirdim. Yine bu hikayelere ve hakikatlere başlıklar verdim. Bu eski insanlar sabırlı imiş, “nerede kalmıştık, filan yerde” der devam ederlermiş. Bu günün insanı sabırlı değil. Ne yapsın şartlar yormuş. Bu günün insanının anlayabileceği şekilde bir Mesnevî tercümesi yapmaya çalıştım. Görüyorum ki, okuyanlar da memnun kaldı. Bazıları itiraz etti; “Efendim Mesnevî’nin bunca tercümesi var iken, Hoca Şefik niye böyle bir işe girişti?” diye. İslâm klasiklerinden Şeyh Sâdî’nin Divan’ı k ırk sekiz defa İngilizce’ye ve başka başka dillere çevrilmiştir. Herkesin üslûbu, onun kişiliğine aittir. Benim üslûbum da, katiyen metinden, ruhtan ayrılmamak şartıyla bana göre bir üsluptur. Binaenaleyh, bu Hoca Şefik de tecrübeli bir öğretmen olarak bu şekilde tercüme etti. Allah’ın inayetiyle kitabım tutuldu makbul bir kitap oldu. Tam on dokuz senemi verdim bu altı cilt Mesnevî Tercümesi’ni telif etmek için.
—Mesnevî tercümelerini yaparken nasıl bir yöntem izlediniz ve bu çalışmalara nasıl başladınız?
—Mesnevî tercümesini yaparken, on dokuz sene çalıştım onun üzerine. Gerek Türkçe gerekse yabancı dillerde yapılmış şerhler getirttim. Bunlar arasında Tâhirü’l-Mevlevî hazretlerinin, Abdülbaki Gölpınarlı merhumun şerhi, sonra İsmail Ankaravî hazretlerinin şerhi, sonra Hindistan’da basılmış bir şerh, İran’da basılmış on beş ciltlik bir şerh, ayrıca Nicholson’un da şerhi vardı. Bunları hazırlarken hepsinden de yaralandım. Şunu gördüm ki; Tâhirü’l-Mevlevî hazretlerinin şerhi en güzel şerh olarak Türkçe’ye intikal etmiştir. Ama şunu da arz edeyim ki, bu yarıda kalmıştır. Beşinci ve altıncı cilt çıkmamıştır. Bu fakir uzun senelerden sonra onu şerh ettim, yedi sene uğraştım. Şimdi ben şunun üzerinde durmak istiyorum. Abdülbaki Gölpınarlı merhumun tercümeleri olsun, şerhleri olsun tamamıyla metne sadık kalarak tercüme edilmiş fakat içinde geçen muğlak ifadeler üzerinde durulmamıştır. Halbuki Tâhirü’l-Mevlevî’nin şerhlerinde bütün ifadelerin derinliklerine varılmıştır. Şerhleri insanı tatmin eder. Daha sonra, Hindistan’da basılan da öyle pek tatmin edici değil. Bu şerhte daha çok Muhyiddin-i Arabî’nin eserlerinden ilham alınarak Vahdet-i Vücûd nazariyesi üzerine vurgular bulunmaktadır. İran’da basılan on beş ciltlik şerhte ise, herhangi bir konu bahane edilerek, üzerine bir takım batılı filozofların sözleri karıştırarak adeta bilginlik taslamış gibi geniş ve derin felsefi konulara dalıyor. O da insanın zevkini kaçırıyor. Fakat bunlardan zevk almak için Tasavvufun derinliğine inmek ve onu duymak gerekiyor. Bir müsteşrikin düşünceleri şimdi yine arz edeyim ki, İngiliz müsteşriklerinden Nicholson’un tercümeleri ve şerhleri çok güzeldir. Onlar gereği gibi Türkçe’ye tercüme edilse çok güzel olur fakat onun İngilizcesi çok muğlak, anlaşılması çok zor ve çok karışık, insan zor anlıyor ama şerhleri çok güzel. —Eyvallah Efendim! Bu girişten sonra şimdi biraz bize kendinizden bahsetmek ister misiniz? —Benden hiç bahsetmeyin çünkü samimi olarak söylüyorum, bunu bir tevazu eseri olarak değil samimi olarak söylüyorum. Ben kendimi çok günahkar, çok kusurlu görüyorum, samimi olarak. Hz. Mevlânâ; “Alemde herkes nefsî nefsî der, ben ise bir hiçim, bir hiçim diyorum” diyor. Onun için beni kenara itin gitsin. Ben bir hiçim. —Tamam. Biz sadece o günahkar ve hiç zâtı merak ediyoruz da onun için soruyoruz. O hiç kişiyi merak ettik, nasıl böyle “hiç” olmuş? Sizden derken, isterseniz önce pederinizden bahsedelim, sizin çocukluğunuzdan bahsedelim. —Yavrum dedim ya, benden bahsetmeseniz çok iyi olur. —O zaman sizden bahsetmeyelim. Sizin değer verdiğiniz insanların başında babanız geliyor. o benim mürşidim idi diyorsunuz. Bize biraz babanızdan bahsedin. Kimdi, nerede okumuştu, nereden gelmişti? —Peki peki. Efendim, bendeniz Erzurum’um Tebricik Köyü’nde doğmuşum. Babam orada mektep hocasıymış. Babam hem Dârulfünûn’da okumuş hem de Dârulmuallimîn’i bitirmiş. Kendisi Ardahanlı Hacı Hilmi hocanın oğlu. Hacı Hilmi Hoca doksan üç harbinde Ardahan’dan Erzurum’a göç etmiş ve Erzurum’da Tebrizoğlu Mederesesi’nde müderris olmuş. Dedem Hacı Hilmi Efendi ikinci hacca gidişinde orada kalmış. Babam rüyasında dedemi görüyor ve; “Oğlum Tevfik, kardeşin Suphi ve anneni sana emanet ediyorum, ben gelemeyeceğim” diyor. Tespihini babama rüyasında veriyor ve hakikaten o zaman telefon yok, telgraf yok, hacılar geliyorlar, dedem yok. O zamanlar babamı Şükrü Efendi isminde bir hoca hıfza çalıştırıyormuş, sonra tedrisini ikmal etmiş ve Tutak’a müftü olmuş. Tutak Ağrı’nın bir kazasıdır. Eskiden oraların galiba Küklise idi ismi sonra Ağrı oldu. Şimdi Van Gölü’ne de pek yakın bir yerde Tutak. Babam orada müftü iken bendeniz de 5-6 yaşlarında idim. 1914-18 seneleri… Seferberlik dediğimiz o savaşta bendeniz bu yaşlarda bir çocuktum. Ruslar kasabaya geldi işgal ettiler. Herkes korku içinde. O çocuk yaşta Rus askerlerinin geçişlerini daima hatırlıyorum. İşgalden birkaç gün sonra bir Ermeni’yle bir Rus askeri geldi, bizim kapıya ve; “Müftü efendi seni kumandan istiyor” dedi. O alayın kumandanı Rus, gelen Ermeni, yanında da Rus askeri… Annemle ve biz perişan olduk, babamı öldürmeye götürüyorlar diye. O zaman da hocalar sarık sararlardı. Babam da müftü olduğu için sarıklı falan. Babam gitti biz annemle perişan haldeyiz. Üç dört saat sonra babam geldi, çok memnun yanında da bir Rus askeri. Babamdan öğreniyoruz ki; işin garip tarafı da o kumandan yani Rus kumandanı, Moskova’da Filoloji okumuş, kendisi albay rütbesinde… Farsça ve Arapça’yı çok iyi biliyor, Arap-Fars Edebiyatı’na da aşık olmuş, canı s ıkılmış, Ermeni askerine demiş ki; “Burada Farsça veya Arapça bilen birisi yok mudur?” diye. “Müftü efendi biliyor” demişler. Biz babamı kesmeye götürüyorlar zannederken, kumandan merdiven başında babamı karşılıyor. Farsça, “Hoş geldiniz aziz dostum” diye onu karşılıyor. İçerde masanın üstüne semaveri koymuşlar, çaylar içiliyor. Babama Sâdî’den, Hâfız’dan, Mevlânâ’dan beyitler okuyor. Adam, aşık. Kendisi Rus albayı ama babamla öyle dost oluyorlar ki, bizim kapıya da adamını gönderiyor. Eğer kasabada herhangi birisi bir yerde bir haksızlık, bir hırsızlık, bir zorbalık yaparsa neferin burada numaraları yazılı bize bildirin ona her türlü şey yaparız. Böyle durumdayken bir iki hafta geçmedi, bizim Hamidiye Alayı geldi, buradaki Ruslarla çarpıştı, Rusları bozguna uğrattılar, o alay gitti ondan sonra da Ermeni alayı geldi. Yol kesiyorlar, bütün herkesi tehdit ediyorlar. Herkesi tedirgin ettiler. Öyle ki millet canını kurtarmak için evini barkını terk etti. Biz de evimizi, eşyamızı, kitaplarımızı, her şeyimizi bıraktık yola düştük. İki üç gün yürüdük, öyle bir kar var ki telgraf telleri yürüyenlerin ayağına değiyor. Öyle bir kıyamette dokuz on günde Hınıs Kalesi’ne ulaştık. Oradan Erzincan’a, oradan da Erzurum’a geldik. Rusların Anadolu içlerine doğru ilerleyişleri sürüyor dediler. Biz de Sivas’a hatta Malatya’ya kadar gittik. Nihayet Yozgat’a çıktık, Yozgat’ta babamın ahbapları vardı, İbrahim Efendi. Onlar bizi orada bıraktılar. Toprakpınar diye bir köyde kaldık. Sonra harp bitti. Tekrar memleketimize dönmek için yola çıktık. Sivas’ın Yıldızeli kazasına geldik. Babamı orada müftü tayin etmişler ve babam artık Tutak’a gitmez oldu. Babam ilim öğrenmeyi ibadet telakki eden değerli bir insandı. Yunus’un dediği gibi; İlim ilim bilmektir/ İlim Hakk’ı bilmektir/ Sen Hakk’ı bilmezsen/ Bu nice okumaktır. Babamda bu aşkın büyük tesiri olmuştur. Münevver bir insandı. Bir gün hocanın biri hutbede zelzeleyi, öküz boynuzunu salladı diye açıklamış. Hoca hutbeden inince babam yanına gitmiş ve; “Cenab-ı Hakk’ın bu dünyayı boşlukta tutma gücü yok mudur ki onu öküzün boynuna koyuyorsun?” demiş. Hoca da; “Sen bilmiyor musun Peygamberin bir hadisi vardır. Peygambere sormuşlar: “Dünya neyin üstünde?” Buyurmuş ki, “Öküzün.” demiş. Yani peygambere burçları sormuşlar; balık burcu boğa burcu… Ben öyle bir babanın oğluyum. Kısaca değindiğim gibi 1910 senesinde Erzurum’da doğmuşum. Askeri okula gitmem için babam beni iki yaş küçük yazdırmış nüfusa… Babam Cihan Harbi’nin bahsettiğim sıkıntılı günlerinde bizi Erzurum’dan Erzincan’a oradan da Sivas’ın Yıldızeli kasabasına getirip, orada müftü olarak tayin edilip de buraya yerleşince, bendeniz ilkokulu burada okuma imkanı bulmuşum. Dini eğitimim hususunda rahmetli babam benim ilk hocamdı. Bizlere çocuk yaştan itibaren Farsça ve Arapça’yı öğretti. Sâdî’den, Mevlânâ’dan Hâfız’dan beyitleri daha küçük yaşlarda iken bizlere ezberletti. İlkokuldan sonra bu kasabada orta okul bulunmadığı için babam bana; “Oğlum, Sivas’taki öğretmen okuluna mı yoksa Tokattaki askeri okula mı gitmek istersin?” dedi. “Sen nereyi istersen oraya kaydettir babacığım” deyince, bendenizi Tokattaki Askeri Lise’ye kaydettirdi. Sonra oradan da Kuleli Askeri Lisesi’ne geçtim. 1929 yılında Kuleli’yi bitirdim. Ardından Harp Okuluna gittim. Subay çıktıktan sonra kıtadan kıtaya dolaştım. Bu arada evlendim. Allah Teâlâ iki kız çocuğu bahşetti. Sonra ben üniversite okumadan Profesör Fuat Köprülü zamanında imtihan vererek askeri liselerde ve orta okullarda hocalık yapmak ehliyetini aldım. Böylece öğretmen sınıfına geçtim. İşte o zaman beni Tâhirü’l-Mevlevî’nin yanına verdiler. Çünkü Tâhirü’l-Mevlevî hem Dâruşşafaka’da hocaydı, hem de Kuleli Lisesi’nde hocaydı. Ben de şartlı bir sene onun maiyetinde staj göreceğim, eğer o benim öğretmeliğe geçmemi arzu ederse rapor verecek, öğretmenler toplanacak ve karar verecekler. Fakat Tâhirül-Mevlevî’yle de şöyle bir geçmişimiz var. Kuleli’de okuduğum yıllardı hiç unutmuyorum. 1927 senesi… Okulun kütüphanesinden kitaplar alıp okuyorum. Süleyman Nazif merhumun “Batarya ile Ateş” adlı kitabını aldım okudum, onun gazetelerde yazdığı makaleleri toplamışlar bir kitap halinde, ismini de Batarya ile Ateş demişler. Orada Şeyh Şâmil hakkında iki üç sayfalık bir yazıya rastladım. Şark ordularını nasıl bozmuş, resmi de vardı. Göğsünde fişeklikler, başında değişik bir kalpak. Orada okuduğum bilgiler çok dikkatimi çekti; fakat “bu böyle birkaç sayfayla olmaz” dedim, kitapçılara gittim. Sahaflarda Şeyh Şâmil hakkında kitap arıyorum. Orada kitapçı Hulusi Efendi vard ı, beni tanırdı gider oradan kitaplar alırdım. Kendisine Şeyh Şâmil ile ilgili kitap sordum. “Çok oldu, Şeyh Şâmil ile ilgili bir kitap vardı. Enver Paşa toplattı Kafkasya’ya gönderdi hepsini” dedi. “Bu kitabı Tâhirü’l-Mevlevî yazmıştı. Git kendisini gör, ondan iste” dedi. Ona dedim ki; “Efendim ben Çengelköy’den geliyorum, Tâhirü’l-Mevlevî’yi nereden bileceğim.” “Canım Aksaray’a in, Taşkasap’a git, kime sorarsan onun evini gösterirler sana.” dedi. O zamanlar oralar yangın geçirmiş, ta Fatih’e kadar hep yanmış, harabe olmuştu. Tramvayı Fransız şirketi işletiyor. Öyle tramvaylarda tıklım tıklım dolmaz, orada bir kişi oturur, burada bir kişi oturur. İstanbul’un nüfusu bir milyon değildi. Türkiye’nin nüfusu on dört milyon o sıralarda. Bendeniz de tabi Hulusi Efendi’in söylediğini yaptım. Aksaray’a indim, oradan Taşkasap’a gittim, Tâhirü’lMevlevî’nin evini sordum, gösterdiler. İki katlı bir ev, bahçe içinde etrafı harabe. Kapıyı çaldım, sakallı bir zat çıktı. “Efendim, ben Tâhirü’l-Mevlevî hazretlerini görmek istiyorum” dedim. “Benim, Tâhirü’l-Mevlevî, buyurun” dedi. Bendeniz de; “Efendim kitapçı Hulusi Efendi gönderdi, sizin Şeyh Şâmil hakkında kitabınız varmış” diye söze girip talebimi arz etmeye başlamıştım ki… “Evet, o kitabı Enver Paşa toplattı, Kafkasya’ya gönderdi. Bende bir nüsha var, yukarı çık oku” dedi. “Efendim, bendeniz Çengelköy’den geliyorum buraya, birkaç saatte geldim, şimdi bana verin, Allah izin verirse haftaya o kitabı okuyup getiririm size” dedim. “Olmaz, kusura bakmayın ben kitap veremem” dedi. İstiyorsanız dediğim gibi yukarı kata çıkın, kütüphanemde okuyun” dedi. Ben de o zamanlar çocuğum. Kuleli Askeri Lisesi onuncu sınıf talebesiyim. Omuzumda numaram yazılı. Yani kim olduğum, ne ile iştigal ettiğim belli. Velhasıl hoca bana kitabını vermedi. Zaten zamanım da yoktu ve hemen okula dönmek zorunda idim. Teşekkür ettim, canım sıkılmış olarak oradan ayrıldım. Aradan yıllar geçti. Okulumu bitirdim, Harbiye’den mezun oldum, göreve başladım. O sırada askeri öğretmen sınıfı ihdas edildi. Ben de babamdan gelen kitap sevgisiyle öğretmen olmak istedim. Ama bazı engeller vardı, Dârülfünûn’dan mezun olmak gibi. Uzatmayayım, gizlice buraya girdim, fark ettiler, tayinimi Vize’ye çıkardılar, tahsilim yarım kaldı. Daha sonra Allah nasip etti, askeri okullara öğretmen alındığını duydum, bunun için üniversite imtihanına girmek gerekiyordu. “Öğretmen olmak istiyorum” diye Milli Savunma Bakanlığı’na dilekçe verdim. Dilekçem kabul oldu, Vize’den İstanbul’a gelip, Dârülfünûn Edebiyat Fakültesi’nde imtihan verdim ve muvaffak oldum. “Hocalık yapabilir” diye bir ehliyet aldım ve Kuleli Askeri Lisesi’ne tayin oldum. Hem de Tâhirü’l-Mevlevî maiyetinde staj görmek üzere… İşte böyle bir emir alınca, “Eyvah bana kitap vermeyen adam bana sicil verecek, öğretmen sınıfına geçeceğim, bana bir haftalık için kitap vermeyen bir zatın yanında nasıl stajımı tamamlarım, bu nasıl olacak?” diye düşünmeye başladım. Daha sonra öğreniyorum ki, durum hocaya bildirilince, o da üzülmüş, “Yahu, beni tanımayan bir mülâzım-ı evvelle nasıl uğraşacağım” demiş. Eskiden teğmenlere mülâzım-ı evvel derlerdi. O da üzgün, ben de üzgünüm. Kalktım Kuleli’ye gittim, kağıdımı okul müdürüne verdim. Müdür, Tâhirü’l-Mevlevî’yi çağırdı ve “İşte senin yanında staj yapacak teğmen” dedi. Beraberce öğretmenler odasına gittik, odaya girince çok utandım, çünkü oradaki öğretmenlerin hemen hemen hepsi benim hocamdı. Bir talebe gibi bulduğum ilk köşeye iliştim. Sekiz tane hoca var. İzzet Bey, şâir Hüseyin Sîret Bey orada hoca. Hatta bir ara Eski Milli Eğitim bakanlarından Hasan Ali Yücel dahi orada hocalık yaptı. Orada bulunanlardan biri de Râif Beydi, okul zamanından benim hocam. O da üzülmüş, Şefik’i niye benim maiyetime vermediler diye… O da Allah’ın bir lütfu. Yukarıdan gelen kağıtta; “…Şefik Can, Tâhir Olgun’un maiyetine…” diye yazılmış. Tâhirü’l-Mevlevî’nin ismi soyadı kanunundan sonra “Tâhir Olgun” olmuştu. Derslere başladık. Hiç aksatmadan hocamın derslerini takip ediyor, boş zamanlarımızda kendisine bir şeyler soruyor, ondan âzamî istifadeye çalışıyordum. Hocanın nöbetini tutuyorum, kendisine Mevlânâ’ya ait bazı beyitler götürüyorum, sürekli bir gayret içindeyim. Sonra çocukluğumda babamdan Farsça öğrenmiş olduğum için, Divân-ı Kebir’den de bazı parçalar götürürdüm. Benim Hazreti Mevlânâ’ya karşı olan sevgimden dolayı bana çok yakınlık gösterdi. Başka stajyerler birkaç gün gidiyor ondan sonra gitmiyor. Muntazaman onun derslerini takip ediyordum bazen bana ders verdiriyordu falan… Zamanla o bana ısındı, beni çok sevdi, ben de kendilerini pek sevdim. “Boş gününde bizim eve gel, seninle ayrıca meşgul olayım” dedi bana. Aradan bir hafta geçti, bir tatil gününde, Cuma günü gittim Tâhirü’l-Mevlevî’nin evine. Hemşiresiyle beraber oturuyordu. Beni yemeğe alıkoydu, yemek yedikten sonra yukarı odasına çıktık kütüphanesinin bulunduğu yere, bütün duvarlar kütüphane dolu. Yıllar önce yaşadığım hadiseyi hatırlatıp; “Hocam, dedim ben seneler evvel size gelip, sizden Şeyh Şâmil hakkında bir kitap istemiştim de bana vermemiştiniz” dedim. “Sen o muydun?” dedi. “Evet” dediğimde, güldü ve bana kitaplığının üzerinde bir kartonda yazılı duran Arapça levhayı gösterdi. Levhada meâlen şöyle yazıyordu: “Kitaplar benim sevgilimdir. Kim sevgilisini muvakkaten bir başkasına verir.” “Al, bu kitaplardan istediğini götür, oku.” dedi. Şimdi bakın babam rahmetli de ölürken aman kitaplarımı çalmasınlar diyor falan… O hastalık bende de var kitapları çalıyorlar diye, kızlarımdan bile şüpheleniyorum, yahu kitaplarım gidiyor diye. Şundan şüpheleniyorum, bundan şüpheleniyorum. Onun için emin bir yer. Ondan sonra hocayla dost olduk, o vefat edinceye kadar. 1951 senesinde vefat etti. On altı sene ona hizmette bulundum. Başka yere gittiğim zaman bile geldim, aradım, sordum, mektuplaştık. 1940 senesinde Hitler Almanya’sı Balkanlar’ı alınca, bizim askeri okullar da Anadolu’ya intikal etti. Kuleli Lisesi Konya’ya, Maltepe Lisesi de Akşehir’e. Ben o zaman Maltepe Lisesi’ndeydim. Akşehir’e geldik. Tâhirü’l-Mevlevî İstanbul’da kaldı, gelmedi. Sonra dönüşte yine ziyaretlerine gittim, kendisinden çok yararlandım Allah’a şükür onun için onun yarıda kalan Mesnevî şerhini cüretle ve kimse onu şerh etmeye cesaret edemedi, onun himmetiyle bendeniz 5. ve 6. cildi dört cilt halinde tamamlayarak okuyucunun istifadesine sundum.
—Efendim, Tâhirü’l-Mevlevî Aksaray’da bulunan evine epey gittiniz geldiniz. Evinde sohbetler yapar mıydı? Bu soruyu, bir Osmanlı mütefekkirinin, Osmanlı sohbet kültürünü önemsediğini düşünerek soruyoruz. Tâhirü’l-Mevlevî’nin (varsa) yapmış olduğu sohbetleri, bu sohbetlere gelen insanlardan ve özelliklerinden bahseder misiniz?
— Evet, Tâhirü’l-Mevlevî hazretlerinin Aksaray’da Taşkasap’ta bulunan mütevazı evi bir mahfel gibiydi, herkes oraya gelirdi. Tanınmış üniversite hocaları, profesörler, şairler ve edipler gelirlerdi. Hatta Mısır’dan gelen bir prensesi de orada gördüm. Mesela, bir gün bir papaz geldi oraya, Terzibaşıyan adında bir papaz. Kayseri’de doğmuş bir Ermeni. Vatikan’da okumuş, İngilizce, Fransızca, Latince, Arapça, Farsça, Türkçe ve İtalyanca biliyor. Çok değerli bir adam. Hayatını Fuzûli’ye hasretmiş. Fuzûli’ye ait bazı şiirleri Tâhirü’l-Mevlevî’ye sordu bu Ermeni papazı Terzibaşıyan. Tâhirü’l-Mevlevî rahmetli de anlattı onları, sonra gitti. O gittikten sonra Tâhirü’l-Mevlevî hazretleri dedi ki; “Bu Terzibaşıyan, hayatını Fuzûli’ye hasretmiş, onun için çok tuhafıma gidiyor” dedi. Burada konu kapandı. Aradan seneler geçti. Benim Beyazıt’ta kitap aldığım bir Ermeni Nişanyan diye bir kitapçı vardı. Beyazıt’ta bir kahve vardı, o kahveden Şehzadebaşı’na doğru giderken dükkanlar vardı. O dükkanların birisi bu Ermeni Nişanyan’ın kitapçı dükkanıydı. Ben de bundan kitap alırdım, çok ahbaptık, bazen parayı veremezdim, “Sonra getir” derdi bu Ermeni. Kitap aşığı bir adam. Bir gün aklıma geldi Terzibaşıyan’ı sordum, Ermeni olduğu için tanır diye. Dedim ki; “Terzibaşıyan diye bir Ermeni papazının Fuzûli hakkında eser yazdığını daha evvel Tâhirü’l-Mevlevî hazretlerinden duymuştum. O eseri yazdı mı?” dedim. Şöyle bir güldü; “Evet, yazdı” dedi. Rafı gösterdi, “Yukarıda duruyor” dedi. Şaşırdım, “Ne olur Nişanyan Efendi, şu kitapları indir de göreyim dedim” Merdiveni kurdu, oradan beş cilt kitap indirdi. Bu kitaplar ciltsiz, şöyle uzun ebatta, fakat kalınlıkları öyle pek kalın değil, beş cilt. Ama daktilo sayfası gibi iri harflerle basılmış. Elime aldım, karıştırdım, içerisinde Farsça, Hâfız’ın, Mevlânâ’nın, Sâdî’nin şiirlerinin asılları, altında Ermenice tercümeleri, birçok yerlerde Fuzûli’nin divânının eski harflerle baskısı, onun altında Ermenice tercümeleri var, şaşırdım, dahası, beş cilt. Rica ettim, “Ne olur şunun önsözünden bana bir parça oku, tercüme et, Ermenice” dedim. Adam hatırımı k ırmadı. Açtı kitabın en başını. Orada Cenâb-ı Hakk’a bir niyazda bulunuyor, diyor ki Terzibaşıyan; “Allah’ım diyor, ben senin huzuruna çıktığım zaman bana diyeceksin ki; Ey kulum Terzibaşıyan! Sen dünyada ne işler yaptın? diye sorduğun zaman, sana ben diyeceğim ki; Allah’ım! Ben bütün dünya şairlerini, tasavvufî şiirler yazan dünya şairlerini gözden geçirdim. İngilizlerin Milton’unu okudum, Shakespare’i okudum. Milton’un Kaybolmuş Cennet’ini2 okudum, ondan sonra başka milletlerin kitaplarını okudum. Tolstoy’un kitaplarının Fransızca tercümelerini okudum, ondan sonra Fuzûlî’yi, Mevlânâ’yı, Hâfız’ı okudum. Nihayet Fuzûlî’yi kendime çok uygun, ruhuma çok eş büyük bir şair olarak buldum, hayatımı buna tahsis ettim. Ben hayatımın tam otuz senesini bu kitaba hasrettim. Sana diyeceğim ki Allah’ım; benim dünyada hazırladığım eser budur. Bu kitapla senin huzuruna çıkacağım” . Bu kısmı okuyunca, yeter dedim. Hakikaten bu kitaptan gönül isterdi ki bizimkiler haberdar olsunlar. Türkçe’ye tercüme etsinler, bu kitaptan herkes yararlansın. Neden? Çünkü bir Ermeni papazı Fuzûlî hakkında bütün dünya şairlerini mukayese ederek beş ciltlik kitap yazdığı halde üniversite profesörleri Fuzûlî hakkında gayet cılız eserler yazmıştır. Bunlar çekememezlikten köşede kalmışlardır. Ermenice bilen bir kimseden kime söyleyeceksin ki onu tercüme etsin. Bu kitabı kendi gözümle gördüm, beş cilt ve harika bir kitap. Evet, işte Tâhirü’l-Mevlevî’ye gelen Terzibaşıyan’ın ortaya koyduğu beş ciltlik eser. İkinci Cihan Savaş’ı s ıralarında Hitler orduları bütün Balkanlar’ı zaptedip Girit’i bile almışlar, biz de korku içinde yaşıyoruz çünkü belki Alman uçakları bizi de bombalar diye. Emir vermişlerdi; geceleri lambaları karartır, perdeleri indirirdik, battaniyeler asıyorduk, aydınlık görünmesin şehir. Böyle korkulu geceler geçirdiğimiz bir gecede Tâhirû’lMevlevî’nin evine gitmiştim. Orada üç-dört arkadaşı, onu sevenler toplanmıştı. Demiryollarında müfettiş olan bir dostu, ismini hatırlayamıyorum, Tâhirü’l-Mevlevî hazretlerine; “Ne olacak bizim bu halimiz?” dedi. İran, Rus ve İngiliz askerleri tarafından işgal edildi. Sonra Suriye Fransızların elinde, Irak’ı İngilizler işgal etmiş, Hitler’in orduları ilerliyor, bu durumda bizim halimiz ne olacak?” diye endişeli bir laf etti. O zaman Tâhirü’lMevlevî hazretleri ona döndü ve: “Aziz dostum, bu Türk Milleti, İslâmiyet uğruna asırlarca çok şehit verdi, milyonlarca insan şehit oldu. Onların yüzü suyu hürmetine inşallah bizim memleketimiz harp musibetinin dışında kalacaktır” dedi ve gerçekten de öyle oldu. Her taraf yandı tutuştu, bize dokunamadılar. — Tâhirü’l-Mevlevî’nin vefatıyla ilgili bir hatıranız vardı. Vefatı sonrasında yaşanan gelişmeler ve vasiyeti ile ilgili bizlere neler anlatmak istersiniz? Tâhirü’l-Mevlevî merhum bir aralık prostattan ameliyat oldu, Gureba Hastanesi’nde yattı. O devrin tanınmış operatörlerinden Ali Şükrü Bey onu prostattan ameliyat etmişti. Bendeniz, o hastanede yattığı müddetçe her hafta ziyaret ediyordum kendilerini. Bir gün, koğuş halinde bir yerde yatıyordu, çok neşeli buldum kendisini. “Bu gece, Hazreti Mevlânâ rüyama girdi ve benim yakında hastaneden çıkacağımı müjdeledi.” dedi.
Hakikaten birkaç zaman sonra hastaneden çıktı. Bendeniz onu evinde ziyaret ettim, kendisi çok neşeli, ameliyattan sonra ona bir boru takmışlar, yatağının altında da bir şişe var. Affedersiniz idrar oraya akıyor, “Felek beni nargileye döndürdü” diye şaka yapardı. Rahmetli, bütün ızdıraplarını, acılarını neşeyle karşılayan bir zattı. Aradan zaman geçti vefat etti, 1951 senesinde. Bendeniz çok perişan oldum, cenazesine iştirak ettim. Koca Mustafapaşa’da kıldık namazını, daha sonra Yenikapı Mevlevîhanesi’ne getirdik. Caddeden girince sol tarafta Merkez Efendi Mezarlığı vardır. Orada şeyhi, Esad Dede, Selanikli Esad Dede yatar. Yahudi dönmesi ama defalarca hacca gitmiş, çok mütedeyyin. O da Tâhirü’lMevlevî gibi beş vakit namazını k ılan Mevlevîlerden, öyle çok mütedeyyin bir zatmış. Bendeniz onu görmedim fakat onun türbesinin biraz ilerisinde Tâhirü’l-Mevlevî’nin annesi yatıyordu. Şeyhinin biraz ilerisinde, onu Tâhirü’l-Mevlevî ile beraber ziyarete giderdik. Şeyhine de fatihalar okurduk, annesine de fatihalar okurduk. Şimdi Tâhirü’l-Mevlevî vasiyet etmişti; “Benim cenazemi şeyhimin kabrinin yanına gelince omuzdan indirin aşağıdan sürükleyerek götürün, ona saygısızlık olmasın” diye. Şimdi mezarlığın köşe başına geldik, indirdiler cenazeyi. Cenazenin başında bulunan imam efendi itiraz etti; “Bir Müslüman’ın cenazesi yerde sürüklenemez, Hıristiyanların adetidir” falan diye, isyan etti, bağırdı olmaz dedi. O zaman kitapçı Hacı Muzaffer Efendi sonra Cerrahi şeyhi olan Hacı Muzaffer Efendi rahmetli, celallendi; “Hoca efendi, Tâhirü’l-Mevlevî’nin vasiyetidir bu. Şeyhine saygısızlık olmasın diye omuzdan inecek sürüklenecek” dedi. Omuzdan indirdiler, sürükleyerek götürdüler. Annesinin koynuna defnettiler. Annesinin mermerden yusyuvarlak sütun halinde baştaşı vardı. Onun üzerinde “Tâhirü’l-Mevlevî’nin annesi burada yatıyor” diye yazıyordu. Annesinin koynuna sırladık onu. Kendisine mezar istemiyordu. Öyle kaldı.
— Efendim, Tâhirü’l-Mevlevî’nin vefatı sizlerde ne gibi bir hissiyat oluşturdu?
— Tabi ki çok üzdü beni, perişan etti ama tecelli bu, elden ne gelir. Onun yokluğuna alışmaya çalıştığım günlerde, bir gün, bir emekli albay arkadaşımla otobüsle mezarlığın önünden geçip Eyüp’e doğru gidiyorduk. Ona bu hikayeyi anlattım. Suat bey de onu tanıyordu ve şeyhine karşı gösterdiği saygı beni çok etkilemişti, onu anlattım kendisine. Eyüp’te bir askeri ortaokul vardı, Bahariye’de. O fizik dersi veriyordu, ben de Türkçe dersi veriyordum. Derslerimizi verdik. O günkü işlerimizle meşgulüz, evimize geldik. Başka şeyler düşündük. Ben orada Suat beye Tâhirü’l-Mevlevî’nin hikayesini anlattım ama daha meşgul olmadım onunla. Fakat o gece, Tâhirü’l-Mevlevî benim rüyama girdi. Şöyle ki; kendimi Bâbıâli’den yukarıda Hürriyet Gazetesi’nin önünde buluyorum. Bütün cadde insan dolu, iğne atsan yere düşmez. Öyle bir kalabalık. Ben o kalabalığın arasından Beyazıt’a doğru giden yola giriyorum. Solda Pierre Lotti caddesi vardır, onun tam başında Maarif’in eski bir binası vardı. İki katlı, oraya giriyorum ben. Yine her taraf dolu. Birinci kata çıktım merdivenlerden. Merdivenler bile dolu. Yukarıya çıktım bir salon, orası da dolu. İki kanatlı bir kapı var orada üstü camlı konaklarda bulunan cinsten. “Burada, burada” diyorlar bana. “Gir orada. Büyük veli içeride içeride…” diyorlar. Ben de heyecanlandım. Büyük veliyi göreyim diye, iki camekanlı kapıyı ittim içeriye girdim. İçeride bir oda, geniş mi geniş, kimseler yok. Bir de baktım dip tarafta Tâhirü’l-Mevlevî hazretleri entarisiyle oturuyor. Beni görünce ayağa kalktı. Gülerek bana doğru geldi. Ben de ona doğru koştum, odanın ortasında onunla kucaklaştık. Ben heyecanla uyandım. Rüyada onu görüşüm benim içime öyle bir tatlılık, öyle bir hoş eda bıraktı ki onu tarif edemeyeceğim. Merhum büyük bir şairdi biliyorsunuz. Kocaman bir yazma divânı vardı, kitapları arasında Darüşşafaka Kütüphanesi’ne kondu. Aynı zamanda Tâhirü’l-Mevlevî çok nüktedan ve zeki bir zattı. Hemen aklıma gelen şu meşhur nükteyi anlatayım müsaade ederseniz. 1935 senesinde onun maiyetinde Kuleli’de staj gördüğüm zamanlarda, okulun öğretmenleriyle birlikte öğle vakitleri bazen okulun önündeki çınar ağacının altında oturur, yemek yer kahve içerdik. Kuleli’nin Sadık bey isminde bir doktoru vardı. Yine bir gün yemekten sonra bahçede oturuyorduk, Tâhirü’l-Mevlevî’nin yanına geldi orada bir çok öğretmenler de vardı, bendeniz de Tâhirü’l-Mevlevî’nin yanı başında oturuyordum. Nef’î’nin şu ünlü hicvini okudu; Tâhir Efendi bana kelp demiş İltifatı bu sözde zâhirdir, Mâlikî mezhebim benim zira İtikâdımca kelp tâhirdir.
Tabi ki merhum Tâhirü’l-Mevlevî durumu hemen anladı ve dedi ki; “Vallahi Sadık Bey, köpeğin “tâhir” olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Ama “sâdık” olduğunda kimsenin şüphesi yoktur.” O zaman herkes bu hazırcevaplılığından şaşırdılar büsbütün kahkahaları bastılar, doktor da mahcup oldu yaptığı şakadan. Tâhirü’l-Mevlevî hakikaten çok eşsiz bir insandı. Kibar, bilgili, şair, beş vakit namazında, sonra hacca da gitmişti. Hemşiresiyle beraber oturuyordu. Hemşiresi Gülistan Hanım da öyle tahmin ediyorum ki saraylıydı. Saraylı olduğu için belki de Çerkezdi, kendisinden bir şey duymadım fakat kibarlığın, insanlığın örneğiydi her ikisi de. Tâhirü’l-Mevlevî evini de Daruşşafaka’ya vakfetmişti, kitaplarını vakfettiği gibi. Hazretin vefatından sonra hemşiresi Gülistan Hanım’ın karşısına bir avukat çıkmış, kitapları Daruşşafaka’ya vermişler ama birçoklarını sahaflarda satılırken gördüm. Kitaplarının üstünde onun bir Mevlevî sikkesiyle mührü bulunurdu. Onun Farsça bir iki kitabını da sahaflardan ben aldım. İşte kıymet bilmeyen yerlerde bu şekilde gidiyor. Çoluğu çocuğu yoktu, evlenmemişti. Onun için hemşiresi vardı, başka kimsesi yoktu. Efendim, bir gün Tâhirü’l-Mevlevî merhum Esat Muhlis Paşa’dan bahsediyordu. Bize sordu; “Kimdir bu Esat Muhlis Paşa?” diye. “Efendim, Esat Muhlis Paşa şairdir” dedik. Bu Ayaşlı, Abdülhamit devrinin tanınmış paşalarından aynı zamanda şair bir adam. Fakat nev-i şahsına münhasır, yani kimseye benzemeyen bir adam hakikaten. Çok enteresan taraflarını anlattı. Şiirleri arasında şöyle bir beyit var: Lâf-ı da’vâ-yı enâniyyet ne lazım âdeme, Herkesin âlemde bin mâfevki bin mâdunu var. Ne kadar güzel, yani kimseye benlik davası etmek yakışmaz. Ben şuyum, ben buyum, ben şu mevkideyim. Şöyle zenginim yahut şöyle tanınmış bir adamım demek, benlik dava etmek, yakışmaz. Çünkü herkesin dünyada bin tane mâfevki var, üstünde bulunan insanlar var, bin tane de aşağısında bulunan insanlar var. Kişi kendini üstün görmemelidir. Hakikaten bu söz, çok güzel bir düstur. Eski Fransız generallerinden birisi yükselmiş, büyük bir mevkiye gelmiş. Onun da iki oğlu varmış, bunlar da en tanınmış kumandanlar olmuşlar. Evinde de bir gardırobu varmış, zaman zaman o yüksek mevkideki oğullarını çağırır o gardırobu açar içinde eski, kullanılmış hamurlu bir önlüğü onlara gösterip dermiş ki; “Sakın ha, kendinizi bir şey zannetmeyin, benim babam şu gömleği giyen bir fırıncıydı, ben bir fırıncının oğluyum”. Şimdi lâf-ı da‘vâ-yı enâniyyet… Bazısı yüksek mevkide bulunmuştur, bazısının soyu tanınmıştır. Tâhirü’l-Mevlevî’nin anlattığına göre; bu Esat Muhlis Paşa, tıraş olduğu zaman bunun bir kahyası varmış. Kahya ayna tutarmış berber de paşanın sakalını kesermiş yani düzeltirmiş, sakallı adam. Berbere hitap etmiyor. “Kahya söyle berbere sakalımın şu tarafını kessin.” Çünkü bir paşanın ona hitap etmesi, küçüklük onun nazarında, bakın şimdi benlik davası… Hani sen, laf-ı da’vâ-yı enâniyyet ne lazım âdeme/ Herkesin âlemde bin mâfevk-i bin ma’dûnu var, diyordun, yaşasana! Esat Muhlis Paşa Erzurum’a vali tayin edilmiş. Efendim, Erzurum beyleri onu karşılamışlar, şehirde ikramlar izzetler… Tanınmış beylerden bir tanesi de bunu evinde misafir ediyor. On beş gün o misafir olduğu evde ev sahibini çağırıp ta; “Çok teşekkür ederim bana ikramlar da bulundunuz” demiyor. Ev sahibi kuşkulanıyor acaba ben paşaya karşı bir suç mu işledim ki hiç benim hatırımı sormuyor, diye. Durumu kahyaya iletiyor. Kahya da; peki paşaya sorayım, diyor. Kahya, Esat Muhlis Paşa’ya ev sahibinin tereddütlerini iletince, Paşa; “Yahu demiş, ben ilk gece geldiğim zaman ona çizmelerimi çıkarttırdım, daha ne istiyor.” Anlayabildiniz mi? Şimdi biz bunları çekiştirmek için söylemiyoruz. İnsan karakterinin ne kadar değişik olduğunu anlatmak için arz ediyorum. Tâhirü’l-Mevlevî’nin söylediklerini aynen size aktarıyorum. Esat Muhlis Paşa bir aralık Edirne’de vali. O zamanlar valiler şimdiki gibi otomobillerde gezmezler, faytonlara binerlermiş. Bir gün bu, bir yere gidecek, tam arabaya bindiği sırada atlardan birisi affedersiniz tabi ihtiyacını yapıyor. “Vay diyor, arabacıya neden bu hayvanlara daha evvel tabi ihtiyacını yaptırmadın da benim huzuruma getirdin de huzurumda yaptı. Bu adamı ve hayvanları Edirne’nin Dimitoku’na sürün” diyor. Böyle garip adam, bu Esat Muhlis Paşa. Şimdi bu benlik davası ama kendisi temiz dürüst iyi vazifeler yapıyor. Hırsız değil, bir benlik davası. Yine bir gün Bakırköy’de istasyonda giderken karşıdan tren geliyor. Atının üstünde yavaş yavaş ilerliyor, tren karşıdan geliyor. Seğirtmek yakışmaz yani koşmak vezirliğe paşalığa yakışmaz diye aheste aheste atının üzerinde gidiyor. Neredeyse ezilecek yani. İşte benliğine yenik insanlar böyle oluyor. Tâhirü’l-Mevlevî ile ilgili kırık dökük hafızamda kalanlar bunlar.
— Efendim, Tâhirü’l-Mevlevî ile ilgili anlattıklarınız için teşekkür ediyoruz. Eğer yorgun değilseniz, biz biliyoruz ki bir çok tasavvuf büyüğünü de tanıma imkanı buldunuz. Bize bu zatlardan bahseder misiniz?
—Yok yorgun değilim, Allah razı olsun. Belki çok gerilere gidip bendenizin hatıralarında bulunan zevattan başlamak lazım. Mesela Esat Erbilî hazretlerinden başlayayım. Şimdi şöyle anlatayım isterseniz. Biz harp okulu son sınıfında iken, 1931 senesinde harp okulunu bitirdim. O sıralarda Menemen hadisesi olmuştu. 1930’lu yıllardı. Tam işte o sene, bizim, bir piyade öğretmenimiz vardı, Ali Bey isminde. Biz silahlar omzumuzda, çantalar falan arkamızda Âbide-i Hürriyet’in arka taraflarında talim yapıyoruz, tatbikat yapıyoruz. Öğle vakti, kumanyalarımızı yemek için, o Âbide’nin ön tarafında ağaçlıklar var, onun gölgesine oturduk. Çantalarımızda getirdiğimiz ekmek ve peynir yiyoruz. O sıralarda, o hadise olmuş, bizim kumandanımız hadiseden çok etkilenmiş. Bizi topladı, başına şöyle halka olduk dedi ki; “Çocuklar bakın sizler bir sene sonra subay çıkacaksınız, zâbit çıkacaksınız. Sakın ola ki maiyetinizde bulunan neferlere küfretmeyin. Çünkü onların içerisinde çok hanzâdeler var, çok değerli insanlar var. Zaten kim olursa olsun küfretmek kötü bir şeydir, külhanbeyler küfreder, siz subay olarak küfretmeyin, ağzınızı alıştırmayın. Neden bunu söylüyorum biliyor musunuz?” dedi ve sözlerini bir hadiseye bağladı ve arkasından kendi başından geçen bir hadiseyi şöyle anlattı: “Bakın çocuklar, biz Balkan Harbi sıralarında veya daha evvel Bulgaristan’da bulunuyorduk. Yani Bulgaristan bizim vilayetimizken. Fakat Bulgarlar, önce Rusların sonra Avrupalıların tesiriyle kımıldanıyorlar, isyan edecekler, öyle bir vaziyette bize dediler ki, “Bulunduğunuz yerlerde Bulgarlara çok yumuşak davranın, onları sertleştirecek hareketlerden kaçının”. İşte öyle bir ortamda Bulgaristan’dan bir kasaba, ismini de söyledi ama hatırımda değil, 1930 senesi. Biz diyor iki arkadaş pazara gidiyoruz. Arkamızda Kastamonulu bir nefer de var. Emir eri, topal bir asker. Giderken bir Bulgar kahvesi önünden geçiyorduk. Şişman bir Bulgar ağası kahvede oturuyor. Bizim geldiğimizi gördü. İki Osmanlı zâbiti geliyor. Sigara içiyordu, sigarasını tuttu şöyle bizim üstümüze attı, sigara geldi benim arkadaşımın kalpağına. Arkadaşım; “Vay ahlaksız bize hakaret etti” diye ona doğru hamle yaptı, ben tuttum çektim; aman dedim aman, emir var, hadise çıkarma, bunu görmemezlikten gel” dedim. “Nasıl olur canım dedi. Bizi aşağılıyor biz hadise çıkarmayalım.” Biz bu hakareti yuttuk, gittik pazara öteberi aldık. Neferimize verdik, Kastamonulu nefer onu eve kadar taşıdı. Biz affettik ama arkamızdan gelen o topal nefer o hakareti affetmemiş. “Benim zâbıtıma bir Bulgar nasıl hakaret eder.” diye düşünmüş, gelmiş evde işlerini bitirdikten sonra tabancayı almış gitmiş o kahveye ve Bulgar’ın karnına silahı boşalttığı gibi gebertmiş. Kalktı geldi, “ne yaptın bir hadise olmuş” dediysek de iş işten geçmiş. İşte dikkat edin, biz askerlerimize küfretmedik, icap ettiği zaman onları tokatladık ama onlara kendimizi sevdirdik.
Şimdi 1930’lu yıllarda Kubilay hadisesi vuku bulunca Esat Erbilî hazretleri ile oğlu Ali Efendiyi olayla ilgisi var diye tuttular beraber hapistiler. Neden? Hükümet emir verdi oradaki bazı hadise çıkaran bir iki kişiyi artık onları bilmiyorum, onlar hakkında bir şey söyleyemeyeceğim belki onlar yanlış harekette bulundular, belki yanlış zihniyetli kişilerdi, hadise çıkarmışlar. Hadise çıkaran bu kişiler Nakşbendiyye tarikatına mensup imişler, onun üzerine hükümet emir veriyor, tanınmış Nakşî şeyhlerini bilhassa Esat Efendi’yi, (burada Erenköy’ünde otururdu, köşkü vardı burada. Şimdi yıkıldı apartman yapıldı) orada otururken arıyorlar. Sevenleri kendisine haber veriyorlar. “Efendi hazretleri sizi tevkif edecekler, ortadan kaybolun” Esat Efendi’nin büyüklüğüne bakın. Ne diyor biliyor musunuz? “Ben vatanımın kanunlarına karşı gelemem. Eyvallah tevkif etsinler” diyor ve oğluyla beraber tevkif ediliyor. Oğlunu astılar, kendisi çok ihtiyar olduğu için asılmadan can verdi, Menemen’de. Şimdi Esat Efendi boş bir adam değil, onun divanını okudum ben. Farsça ondan sonra bazı Kürtçe olan kısımları da var. Çünkü kendisi Kürt ve Erbilli. Zaten dinimizde KürtTürk yoktur, Müslüman vardır. Ne diyor Mehmet Akif merhum: “Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavut’um/ Ne hakla! çiğnendi benim yurdum” diyor. Yani insanın hangi ırktan olduğu önemli değil. Sonra onun Mektubât isimli bir eseri var. Esat Efendi’nin kızı ile benim bir dostum şuradaki levhayı (odanın duvarında asılı duran levhayı i şaret ediyor) bana hediye eden Semiha Gökçen hanım, onun kızının yakın dostu ve bu onun kızı tarafından -Esat Efendinin kızı- Semiha Gökçen Hanım’a hediye edilmiş. O da bana hediye etti, hattı. Tâhir Efendi isminde birisinin orijinal yazısı. Yani Esat Efendi’ye hediye edilmiş. O da kızından Semiha Hanıma verilmiş, Semiha Hanım da benim abla gibi sevdiğim bir hanımefendi. O da bana hediye etti falan. Bu tarihi bir şeydir. Bu memlekette bazı büyükler yanlış tanınıyor. Onlardan birisi de Esat Erbilî hazretleri evet. O bakımdan kızıyla ve onların çocuklarıyla tanıştım. Köşke de gittim, köşkte Esat Erbilî hazretlerinin yaşadığı odayı da gördüm. O zaman duruyordu orası. Sonra yıkıldı yerine apartmanlar yapıldı. Yani bir şehittir o. Çok mükemmel bir insan olarak hayatını sürdürmüş. —Efendim, yine biliyoruz ki Sami Efendi’ye (Mahmud Sami Ramazanoğlu) karşı ayrı bir muhabbetiniz var. Sami Efendi ile tanışmanızda Esat Erbilî hazretlerinin etkisi var mı? Bize Sami Efendi’den bahseder misiniz? —Esat Erbilî hazretleri mektuplarından birisinde galiba 13. mektubunda der ki: “Ben Adanalı Hacı Sami Efendi… -Sami Efendi hazretlerini işaret ediyor- O zaman tanışıyor Sami Efendi’yle. Onu kendisine halife tayin ediyor. Tabi kendisi şehit edildikten sonra çok zaman geçti, o endişe korku içerisindeki zamanlar arasında ben de gençliğimde TâhirülMevlevî’den, Mevlevî hilafeti aldım. Ama nerede bir şeyh, hangi tarikatta olursa olsun, ismini duydum mu onu ziyarete giderdim. Suphi Bey isminde bir dostum Kastamonu’da İhsan Bey diye bir Nakşî büyüğünün evladı olduğu halde, Hacı Sami Efendi’yi tanıyordu. Ona muhabbeti vardı. Ben de Sami Efendi Hazretlerinin medh u senâsını duydum, o zâtı görmek elini öpmek istedim. Ona rica ettim, beni aldı ve Sami Efendi’ye götürdü. O sıralarda Hacı Sami Efendi Kayserili bir tüccarın muhasebeciliğini yapıyordu. Kendisine küçük bir oda ayırmışlar işte orada onun hesaplarını tutuyor, ücretli çalışıyor. Alemdaroğlu isminde bir zat. Ondan randevu aldı Suphi Bey, beni ona götürdü. İlk defa onunla karşılaşınca şaşırıp kaldım. Çünkü Hacı Sami Efendi’yi ilk defa görüyorum benim içimi okudu. Benim o zaman sıkıntılarım vardı. Mevlânâ’dan beyitler okumaya başladı. Okuduğu beyitlerden birisi şu idi: “Dünya nedir? Dünya Allah’tan gafil olmamaktır. Yoksa zengin olmak, kadın, para, mal, mülk bunlar dünya değildir.” Bir kimse Allah’tan gafil oldu mu, işte dünya budur. Böyle zengin olup da Allah’tan gafil oldu mu yaşamıyor demektir. Sokak süpürücüdür. Allah’ı bulur, dünya budur. Onun için böyle ağlamaya başladım ona karşı içimde bir sevgi uyandı. Ertesi hafta geldim görmek görüşmek için, olmaz dedi Alemdar Bey. O zamanlar hep korkuluyor, tek parti zamanı, herkes bu gibi şeylerden çekiniyor. Gizli olarak oluyor. Onun için bana dedi ki; “Hangi camiye Cuma namazına gideceğini öğren, o camide görürsen uzaktan selamlaşırsın veyahut gider elini öpersin” dedi. O şekilde ben de onu kolluyordum, telefon ediyordum falan camiye gidecek diyorlardı, ben de o camiye gidiyordum, o büyük zatı göreyim diye. Onu görüyordum bazen tebessüm ediyordu, bazen görüşemiyorduk. Öyle geçti. Sonra kendileriyle görüşmek için Allah Teâlâ bir fırsat halketti. Kendilerine Güney Afrika’dan ve Pakistan’dan mektuplar gelirdi. İngilizce yazılmış mektuplar… Efendiye bağlı kişiler tarafından yazılmış mektuplar… O mektupları bana verirdi, ben Türkçe’ye tercüme eder götürürdüm. Bu sayede bir yakınlık başladı. Erenköy’de istasyondan çıktıktan sonra demiryolu kenarında beş numaralı mütevazî evlerine gider orada tercümeleri yapardım. Efendi hazretleri o zaman, “İstediğin vakit gelebilirsin” diye bir izin de vermişti bana. Ama Ömer Kirazoğlu bey rahatsız edeceğimi düşünerek sık sık ziyaret etmeme müsaade etmezdi. Ama ben yine de Ömer beye, Efendi hazretlerinin ziyaret hususunda izin verdiğinden bahsetmedim. Bir gün bana; “Sen hangi tarikattansın?” dedi. Ben de cebimden Evrâd-ı Mevlânâ’yı çıkardım ona verdim. Aldı karıştırdı. “Sen yine bu tarikatta kal” dedi. “Fakat sana teberruken bir ders vereyim, o derse de devam et” dedi. Sonra tutu, “İşte şu kadar Estağfirullah, bu kadar lâ ilâhe illallah tesbihâtı yap, şu sûreleri oku” dedi. Beş on dakikalık bir iş için bana vazife verdi. Ben o vazifeyi yapmaya başladım. Bende ibadete karşı, namaza karşı bir sevgi uyandı. Oturayım namazımı k ılayım, aç kalayım amam namazım kazaya kalmasın demeye başladım. Eskiden sabah namazlarını kaçırmaz ama vazifemin ağırlığı sebebiyle bazen öğle namazlarını edâ edemezdim. Ama Efendi hazretlerinin vazifesini yerine getirmeye başladıktan sonra onun himmetiyle namazlarıma büyük bir şevkle sarılmaya başladım.
—Efendim, Mahmut Sami Efendi ile ilgili hatıralarınızı almaya devam edeceğiz ama Sami Efendi’nin “Sen hangi tarikattansın?” sorusuna anladığımız kadarıyla Mevlevî’yim cevabını vermişiniz. Daha önce de Tâhirü’l-Mevlevî’den Mevlevî hilafeti aldığınızı söylemiştiniz. Mevlevîlerde 1001 günlük bir çile çıkarma söz konusu, siz böyle bir çileyi çıkardınız mı?
—Bendeniz yetiştiğim sıralarda öyle bir şey görmedim. Çünkü bendeniz lisede okurken Tâhirül-Mevlevî hazretleriyle tanıştım, o cihetten on altı sene ona hizmette bulundum. Zaten hepimiz çile doldurmaktayız, çile çekmeyen insan var mıdır? Onun için o dergâhlardaki çilenin de asıl çilesini insan çilehâneye girmeden çeker. Zaten çilesiz insan yoktur. Ne diyor Sâdi : “Herkes kendi kaderi icabı bir çileye tutulmuştur. Hiç kimseye dört başı ma’mur olma beratı verilmemiştir.” — Hocam, o halde 1001 günlük Mevlevî çilesinin gayesi nedir, bunda varılmak istenen amaç nedir, niye yapılır, ruhu nedir? —Efendim şimdi, yeni dergâha ayak basmış bir kimsenin hizmet etmesi gerekiyor. O abdest alınan yerleri temizler, günler geçer mutfakta çalışır. Yani insanın nefsânî arzularını kıracak bütün şeyleri yerine getirdikten sonra yavaş yavaş olgunlaşır, yani bunlar aslında Peygamber Efendimiz: “Lâ ruhbaniyyete fi’l-İslâm” “İslam’da rahiplik, rahibelik yoktur.” hadisinin gereğidir. Yani kendini sıkıntıya sokarak normal hayatın dışına çıkarak, çile doldurmak Hıristiyanlığa mahsustur. Onların manastırlarında kendi yaşamlarının bir gereği. Başka türlü bir yaşam tarzı. Birçok şeylerden, yemeden içmeden kendilerini mahrum ediyorlar, birçok sıkıntılara sokuyorlar. Bu İslamiyet’te yok. İşte birçok bid’atler gibi çilelerde tarikatların uygulamaları arasına girmiş ama dediğim gibi bunun böylesi insanı imtihan etmek, denemektir. Şimdi Tâhir’ül-Mevlevî rahmetlinin anlattığı bir şeyi söyleyeyim, şimdi aklıma geldi. Bir derviş varmış çok küfürbazmış. Yani tabiatı icabı canı sıkıldığı bir şeye küfrü yağdırırmış. Şeyhi bunun dilinin altına bir bakla koymuş. Demiş ki; “Bak dikkat et, bu bakla senin ağzının içinde bulundukça küfür etme sakın.” Baklayı ağzına yerleştirmiş. Kırk gün geçmiş şeyhle beraber bir yere gidiyorlar, bir yağmur başlamış, bardaktan boşanırcasına… Bunlar bir sokaktan geçerken kadının birisi oturduğu evin penceresine içeriden hızlı hızlı vuruyor, bunlara işaret ediyormuş. Kadını fark eden şeyhle derviş; “Bu yağmurda kadının ne ihtiyacı ola ki falan” diye meraklanmışlar. Geliyorlar pencereye doğru kadına yardımcı olmak için. Pencereyi açıyor kadın; “Şeyh efendi, biraz yavaş git seni göreyim” diyor. Şeyh efendi; “Hayırdır ne yapacaksın beni görüp de” diye soruyor kadına. Kadıncağız da; “Tavuk yatırıyorum yumurtalar üzerine de, eğer bu esnada sizin kavuğunuzu görürsem çıkacak civcivlerin tepeleri gösterişli olurmuş” O zaman şeyh efendi dönüyor dervişine ve “Çıkar ağzından şu baklayı” diyor. Anlaşıldı m ı? Şimdi bunu Tâhirü’l-Mevlevî’den dinledim ben. Yani insanın bu gibi işlerle terbiyesi olmuyor işte. Buna vaktiyle Fransız yazarlarından Anatole France’nin “Thais”3 diye bir eserini okumuştum. Bir roman fakat o roman bir rahibin çilesini anlatıyor. Bir rahip Mısır’da bir harabenin içine girmiş, bir iki zeytin yiyor, yerlerde yatıyor, kendini çeşitli işkencelere tabi tutarak, zayıflıyor; nefsanî arzularını öldürecek. Günün birinde bu rahibin karşısına “Thais” diye bir fahişe çıkıyor ve bu rahibi öyle bir saptırıyor ki… Nişaburlu Attar eserlerinden birisinde Şeyh San’an’dan bahseder. 70 000 müridi olan Şeyh San’an’dan. O, çilelerini doldurmuş artık en yüksek derecelere gelmiş, 70 000 müridi var. Bu da bir Ermeni kızına tutulmuş ve domuz çobanı olmuş, dinini değiştirmiş. Yani demek istiyorum ki; bu çile doldurmalar insanı tamamıyla kemale erdirmiyor. İnsanın asıl çilesi kendi içinde kimin bulunduğunu düşünerek tamamlanmalıdır. Ne diyor Mevlânâ: “Burada gizli birisi var kendini yalnız zannetme. Onun gözü pek keskindir, o her şeyi görür. Kulağı da çok iyi duyar, onun için çok dikkat et.” Mehmet Ali Ayni beyin bir kitabını okumuştum. Tasavvuf kitabını zannedersem, eskiden yayınlanmış. O da, böyle çilelerini doldurmuş, tam bütün mertebeleri geçmiş bir adamın son imtihanından bahsediyordu eserinde. Kapa
Comments
0 comment