Bir zamanlar insan, başına gelen her olayda önce kendine bakardı. “Ben nerede hata yaptım?” diye sorardı. Çünkü bilirdi ki dışarıdaki karmaşanın bir ucu mutlaka insanın iç dünyasına dokunur. Şimdi ise sorular değişti. Artık herkes suçlu arıyor ama kimse kendine dönmüyor. Bir felaket oluyor; sebep hemen hazır: şu yaptı, bu yaptı, şu güçler, bu planlar… Ama kimse dönüp de “biz neyi yanlış yaptık?” demiyor.
Çağ ilerledi, teknoloji büyüdü, bilgi çoğaldı. İnsan aya gitti, makineler konuşur hale geldi, dünya küçüldü. Ama insanın kalbi aynı hızla büyümedi. Aksine daraldı. Kalabalıklar arttı ama vicdanlar yalnızlaştı. İnsanlar birbirine daha yakın görünüyor ama aslında hiç olmadığı kadar uzak. Herkesin dilinde inanç var, fakat hayatında yok. İman, kimlikte kaldı; kalbe inemedi.
Bugün en büyük problem inkâr değil aslında. Kimse açıkça “inanmıyorum” demiyor. Ama hayatlara bakınca, sanki hiç inanç yokmuş gibi yaşanıyor. Adalet konuşuluyor ama adalet yok. Dürüstlük övülüyor ama dürüst kalmak zor geliyor. Çünkü doğruluk bedel ister, çıkar ise kolay yolu seçer. İnsan da çoğu zaman kolay olanı tercih eder.
Esnaf müşteriyi kandırıyor, müşteri esnafa güvenmiyor. İşveren çalışanı eziyor, çalışan fırsatını bulunca işi savsaklıyor. Herkes birbirine karşı tetikte, ama kimse kendi nefsine karşı değil. Oysa en büyük mücadele dışarıda değil, içeridedir.
Hırsızlık sadece bir malı çalmak değildir; bazen bir hakkı gasp etmektir, bazen bir emeği küçümsemektir. Arsızlık sadece utanmamak değil; yanlışı doğru gibi savunabilmektir. Irkçılık, ötekileştirme, kibir… Bunların hepsi insanın iç dünyasında başlar, sonra topluma yayılır. Ve zamanla normalleşir. En tehlikelisi de budur: Yanlışın sıradanlaşması.
Peki bu tablo tesadüf mü?
İnsan, Rabbiyle bağını zayıflattığında sadece ibadetini kaybetmez; ölçüsünü kaybeder. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu bulanıklaşır. Çünkü iman, insana bir iç pusula verir. O pusula kaybolduğunda, insan yönünü kalabalıklara göre belirlemeye başlar. Herkes ne yapıyorsa onu doğru sanır.
Bugün yaşanan musibetler, felaketler, krizler… Bunları sadece dış güçlerle açıklamak kolaydır. Ama kolay olan her zaman doğru değildir. Elbette sebepler vardır, elbette insanlar ve sistemler etkilidir. Ama insanın kendini tamamen dışarıda tutması, gerçeğin sadece bir kısmını görmesidir. Belki de asıl zor olanı yapmak gerekir: Kendimize bakmak.
Çünkü insan değişmeden toplum değişmez. Kalp düzelmeden düzen düzelmez.
Gerçek iman, insanı önce kendisiyle yüzleştirir. Kusurunu kabul ettirir. Yanlışını düzeltmeye zorlar. İnsana “sen de hatalısın” diyebilmektir. Ama biz yüzleşmek yerine kaçmayı seçiyoruz. Suçu dışarıda aradıkça, içerideki karanlık büyüyor.
Belki de mesele şudur: Biz Allah’ı tamamen unutmadık, ama hayatımızın merkezinden çıkardık. Onu sadece zor zamanlarda hatırlanan bir isim haline getirdik. Oysa iman, sadece dara düştüğünde değil; bollukta da, güçte de, yalnızlıkta da insanın yanında olmalıdır. İman, sadece söz değil; bir duruştur.
İnsan tek başına kaldığında nasıl davranıyorsa, aslında odur. Kimsenin görmediği yerde doğru kalabiliyorsa, işte orada iman vardır. Ama insan sadece başkaları görürken iyi ise, o iyilik değil, görüntüdür.
Bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir bilgi değil; eski bir hatırlayıştır. İnsanın kendine dönmesi, kalbini sorgulaması ve samimiyetle “ben neredeyim?” diye sormasıdır. Çünkü değişim dışarıdan değil, içeriden başlar.
Belki dünya hiçbir zaman tamamen adil olmayacak. Belki kötülük her zaman var olacak. Ama insan, kendi içindeki iyiliği kaybetmediği sürece umut da var olacaktır.
Çünkü hakikat basittir ama ağırdır:
İman varsa, insan vardır.
İman yoksa, geriye sadece kalabalık kalır.
Ve kalabalıklar, vicdan olmadığında sadece gürültü üretir.